Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Yazı Boyutu:

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE KARŞI ULUSLARARASI DAYANIŞMA GÜNÜ

Günümüzde, 2009 yılında hala bazı ülkelerde kadınlar o ülkelerin kanunlarına göre taşlanmaya, kırbaçlanmaya, öldürülmeye devam ediliyor. İşte, Türkiye Psikiyatri Derneği’nin “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” ile ilgili önemli notları...


25 Kasım 1960 Dominik Cumhuriyeti’nde, Trojillo Diktatörlüğü’ne karşı direnişi sergileyen  Mirabel Kardeşler’in, cezaevinde bulunan eşlerini ziyaret ettikten sonra tecavüz edilerek öldürülmelerinin tarihidir. Bu olayın ardından tüm dünyada kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar düzenlenmiş, 1981 yılında da Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan 1. Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kongresi’nde Mirabel kardeşlerin öldürüldüğü gün olan 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmiştir. Bu kararı benimseyen Birleşmiş Milletler’in 1999’daki kararı ile her yıl 25 Kasım tarihi “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak anılmaktadır. 25 Kasım gününün kadınlarla ilgili diğer günlerden önemli bir farkı vardır. O da dünya üzerinde yaşayan tüm kadınların ve kız çocuklarının giderek artan ve çeşitli biçimlerde maruz kaldıkları cinsiyete dayalı şiddete odaklanılmış olmasıdır. Bugün, kadına yönelik şiddet olgusunun hem kadını hem de tüm toplumu saran sosyo-ekonomik koşullar, politik gelişmeler ve kültürel etkenlerle birlikte değerlendirilmesi gerekliliğini dünyanın gündemine taşıma gibi bir işlevi yüklenmektedir.

Kadına yönelik şiddet “kamusal veya özel yaşamda kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı, ıstırap veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem, tehdit, zorlama, keyfi olarak özgürlükten, ekonomik gereksinimlerden yoksun bırakma” olarak tanımlanıyor. “Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi” kadına yönelik şiddetin kadınlara yönelik, toplumsal cinsiyete dayalı ve bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir şekilde kadınları etkileyen bir şiddet olduğunu belirtiyor. Bu şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki eşit olmayan güç ilişkilerinin bir göstergesi, kadınları zorla bağımlı bir konuma sokmanın toplumsal mekanizmalarından biri olduğu ve kadını ekonomik ihtiyaçlarından yoksun bırakmayı da içerdiğini eklemek gerekiyor. 2004 yılında yayınlanan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Raporunda dayaktan, töre cinayetlerine, küçük yaşta evlilikten beşik kertmesine ve intihara varan toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin varlığını belgelendiriyor.        
                                               

HER 1 DAKİKADA 380 KADIN GEBE KALIYOR!
Dünyada her 1 dakikada 380 kadın gebe kalıyor. Bu gebeliklerin hemen hemen yarısını planlanmamış ya da istenmeyen gebelikler oluşturuyor. Eş şiddeti yaşayan kadınların, eşlerine hayır demeleri, yeni bir şiddete neden olacağı için bedenlerini ve cinsel yaşamlarını kontrol etmeleri çok zor. Dünya Sağlık Örgütü (2002) istenmeyen gebeliklerin ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların eş şiddetine maruz kalan kadınlarda ciddi bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekiyor.


KADININ ÖLÜM NEDENİ “ŞİDDET”
Avrupa Konseyi’nin 2002 raporunda da 16 ile 44 yaşları arasındaki kadınlar için en sık ölüm ve sakat kalma nedeninin şiddet olduğu belirtiliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl yaklaşık 4 milyon kadının eşleri tarafından taciz edildiği, bu taciz olaylarının yaklaşık 4000’inin kadının ölümü ile sonuçlandığı, yaklaşık üçte birinin acil servislere başvurduğu veya yardım aradığı belirtilmektedir. Birinci basamak sağlık hizmetlerin başvuran kadın hastaların yaklaşık dörtte birinin aile içi şiddet kurbanı oldukları belirtilmektedir. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre tüm dünyada kadının şiddete uğrama oranı yüde 17-75 arasında değişiyor. Bu oran Kanada’da yüzde 25, Japonya’da yüzde 59 iken, Hindistan’da yüzde 75‘e çıkıyor.

SAVAŞLAR KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN DOZUNU DAHA DA ARTTIRIYOR!
Tüm dünyada sıcak çatışmaların yaşandığı bir çok yerde kadınlar taciz, tecavüz, karın deşme, cinsel organların tahribi gibi cinsel şiddetin bir çok biçimine maruz kalıyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nda ve Kore’de kadınlar “cinsel tutsaklığa” mahkum edilmişti. 1971’de Bangladeş’te savaş sırasında 250-400 bin kadının ırzına geçilmiş, buna bağlı 25 bin gebelik oluşmuştur. Bosna Hersek’te 20 binden fazla kadına tecavüz edilmiştir. Rwanda’da 1 yıl içinde tecavüze uğrayan kadın sayısı 15 binin üzerindedir. Günümüzde, 2009 yılında hala bazı ülkelerde kadınlar o ülkelerin  kanunlarına göre  taşlanmaya, kırbaçlanmaya, öldürülmeye devam ediliyor. Şiddet cezasının nedenleri olarak Sudan’da pantolon giymek, İran’da erkeklerle birlikte müzik dinlemek, Suudi Arabistan’da  tek başına araba kullanmak gibi gerekçeler kullanılıyor. 

 

TÜRKİYE’DE DURUM
Türkiye’de yılda en az 25 töre cinayetinin işlendiği belirtilmekte. Fakat gerçek sayı bunun çok üzerinde. Namus ve töre adına kadınlara yönelik kötü muamele, işkence, öldürme, intihara zorlama oranı son yıllarda  yüzde 25 oranında arttı. Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği tarafından 2006 yılında yapılan bir araştırmada namus-töre adı ve söylemiyle işlenen cinayetlere ilişkin tutumlar incelendiğinde, çalışmaya katılan bireylerin yüzde 19’unun bu ifadeye kesinlikle veya kısmen katıldığını belirtmiş olması dikkat çekici. Kadınlar kendileri için güvenli olarak kabul edilen evlerinde şiddete uğruyorlar. Özellikle, eşten ayrılma devresi kadınlar için şiddet riskinin arttığı bir devre.


HER 3 KADINDAN 1’İ FİZİKSEL ŞİDDET GÖRÜYOR!
Türkiye’de 2007 yılında Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından yapılan, “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” başlıklı geniş ölçekli araştırmada her 3 kadından birinin fiziksel şiddet gördüğü saptandı. Hayatı boyunca eşinden en az 1 kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı Türkiye genelinde yüzde 35, Doğu Anadolu genelinde ise yüzde 40 olarak saptandı. En az 1 kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin Türkiye genelinde yüzde 49’unun, Doğu genelinde ise yüzde 63’ünün bu durumdan daha önce hiç kimseye söz etmemiş olmaları dikkat çekici. Türkiye genelinde şiddet gören her 2 kadından 1’i (Doğu’da her 3 kadından yaklaşık 2’si) eşinden gördüğü şiddetle tek başına mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Kocalarından boşanmış veya ayrılmış kadınlarda fiziksel şiddet deneyiminin yüzde 78 gibi çok yüksek oranlara ulaştığı bildiriliyor.

EĞİTİM DÜZEYİ ARTTIKÇA ŞİDDET AZALIYOR
Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalıyor. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az 1 kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 43 iken, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran yüzde 12’dir. Eşi okuryazar olmayan kadınların yarısı en az 1 kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söylerken, eşin eğitimi yüksekokul ve üniversite düzeyine çıktığında bu oran yüzde 18’e düşmektedir. Aradaki fark ne kadar anlamlı olsa da, yüksek öğrenim görmüş 6 erkekten 1’inin eşine fiziksel şiddet uyguluyor olması da dikkat çekici.

Gelir düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı düşüyor. Buna karşın hane geliri 2500 TL’nin üzerinde olan her 4 ailenin 1’inde bile fiziksel şiddet yaşanıyor. İllerde oturan kadınların fiziksel şiddete maruz kalma oranları ilçelerde oturanlara göre yaklaşık yüzde 42 daha fazla. Dayağın en az yaşandığı yerleşim birimleri ilçeler, en çok yaşandığı yerler ise iller.

Kadınların yüzde 14’ü en az 1 kez istemediği zamanlarda cinsel ilişkiye zorlandığını belirtiyor. Cinsel şiddete uğradığını söyleyenlerin yüzde 67’si aynı zamanda fiziksel şiddete de maruz kaldığını ifade ediyor.

Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM), Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürlüğü tarafından  gerçekleştirilen, 17.168 kişi ile yapılan görüşmelere dayanan ve 2009 Ocak ayında yayınlanan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Raporu”na  göre de evli kadınların yüzde 11- 29’u eşinden ağır derecede fiziksel şiddet görüyor. En yüksek oran Kuzeydoğu Anadolu ve Orta Anadolu’da elde edilmiştir. Aynı raporda evli kadınların yüzder 15’i eşinin cinsel şiddetine maruz kaldığını belirttiyor. En düşük oran  yüzde 9 ile Marmara Bölgesinde, en yüksek oran ise yüzde 29 ile Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’nde elde edildi. Ayrıca fiziksel şiddete maruz kalan kadınlar cinsel şiddet için de yüksek risk taşıyorlar. Türkiye genelinde fiziksel şiddet yaşayan kadınların oranının yüzde 42 olduğu, bunun en sık 40-59 yaş grubunda yaşandığı belirtildi. Eğitimsiz ve ilkokul düzeyinde eğitimi olan kadınlarda şiddete maruz kalma oran yüzde 56 iken, lise mezunu-üniversite eğitimli olanlarda yüzde 32. Üniversite mezunu olanlarda yüzde 17 bulunması, lise ve üstü eğitim olan evli 10 kadından 3’ünde şiddet öyküsünün olması dikkat çekici.

 

İSTİSMARCILAR TANIDIK YA DA AKRABA
Hamilelikte eş veya bir yakınının cinsel şiddetine maruz kaldığını bildiren kadınların oranı, Kuzey Doğu Anadolu’da  yüzde 18, Marmara bölgesinde  yüzde 5;  eş-partner dışında bir kişiden cinsel şiddetine maruz kalan 15 yaş üstü kadınların oranı ise genel olarak yüzde 3, kentlerde yüzde 4, kırsalda yüzde 2’dir. Kadınlar, istismarcıların yarısının bir tanıdık veya akraba olduğunu belirtiyor. 15 yaş altında kadınların yüzde 7’si cinsel istismara maruz kaldığını bildiriyor.


ŞİDDET GÖREN KADIN İNTİHAR EDİYOR
Eş şiddeti önemli bir sağlık sorunu. Aynı taramada eş şiddetini yaşayan kadınların beden ve ruh sağlığı sorununun çok daha yüksek oranda bulunduğuna dikkat çekiliyor. Ruh sağlığı sorunları arasında intihar önemli bir yer  alıyor. Eş şiddeti nedeni ile tamamlanmış intiharların tam sayısı ve oranı bilinmiyor. Ancak şiddet mağduru kadınlara intihar düşünceleri ve/veya girişimleri sorulduğunda intihar riskinin küçümsenmemesi gereken bir sorun olduğuna dikkat çekiliyor. Eşlerinden fiziksel ve/veya cinsel şiddet gören evli kadınların içinde, şiddet görmeyen kadınlara göre hayatına son vermeyi düşünmüş olanlar dört kat, son vermiş olanların oranı 3 kat fazladır. Kendini öldürme girişiminde bulunanların oranı 4 kat fazladır; yüzde 15. Buna karşı, eş şiddeti nedeniyle resmi bir kurum veya bir Sivil Toplum Kuruluşu’na başvurma oranı hala çok düşüktür; yüzde 8.

KIZ ÇOCUKLARINI ERKEN YAŞTA EVLENDİRMEK DE ŞİDDET
Kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmeleri de şiddete zemin hazırlayan, kız çocuklarını eğitim, sağlık, kendini geliştirme, ailesiyle görüşme gibi haklarından mahrum etmekte ve birçok sosyal, ruhsal ve sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Bu konuda da Birleşmiş Milletlerin ilgili kampanyalarına destek vererek farkındalığı arttırmalıyız.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) aile içi şiddet nedeniyle ceza alan ilk ülke Türkiye’dir. Bu cezanın alınmasını neden olan kişi devlet tarafından korunamamasına bağlı olarak eşi tarafından öldürülmüş bir kadın.

 

ÖNERİLER VE TALEPLER
Türkiyede hükümetler, bugüne dek kadına yönelik şiddeti önlemeye ilişkin bir çok uluslararası sözleşmeye imza koymuş olmalarına karşın bu sözleşmelerin gereğini yapmamakta, zaman içinde çıkarılan bazı yasaların, genelgelerin yaşama geçirilmesine katkıda bulunmamakta, gereken ilgi ve çabayı göstermemektedir. Örneğin, belediyelerin, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 14. Maddesi (A bendi) uyarınca; nüfusu 50 bini geçen belediyeler “kadınlar ve çocuklar için korunma evleri açmalı” yükümlülüğünün olmasına karşın, bu güne dek bu yönde doyurucu bir çalışma gerçekleştirmemeleri umut kırıcıdır. 

Kadın hakları konusunda yasal düzeyde önemli adımlar atılmış olmakla birlikte “kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddete ilişkin” veriler kadın cinayetlerinin arttığını gösteriyor. Kasım 2009’da Adalet Bakanlığı verilerine göre 2002 yılında 66 olan kadın cinayeti, 2007 yılında 1077’ye, 2009 yılının ilk 7 ayında 953'e ulaşmış durumda. Adalet Bakanlığı verileri de kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sayısının arttığını doğruluyor.

- Kadına yönelik şiddete karşı ciddi ve kapsamlı bir eylem planı hızla haya
ta geçirilmelidir.
- Kadına yönelik şiddetle, özellikle aile üyelerinden gelen şiddetle mücadele uzun soluklu, sistemli ve tavizsiz olarak gündemde yer almalıdır. Aile içi cinayetler mercek altına alınmalıdır. Bir yakınının şiddetine maruz kalma riski yüksek olan grupların erken devrede saptanması ve müdahale edilmesi sağlanmalıdır.
- İlk adım şiddete karşı bilinç geliştirilmesi ve engellenmesi olmalıdır.
 - Bedensel yaraları sarmak için tıbbı tedavi, ruhsal destek yeterli değildir. Şiddet yaşadığını bildirenlere tıbbi rapor, yasal başvuru olanakları ve şiddetsiz bir yaşam sağlamak için önlemler geliştirilmelidir.
 - Klinik deneyimlerimiz arasında da görünmez konumda olan namus cinayetleri konuya duyarlı kadın kuruluşlarının (örneğin merkezi Diyarbakır’da olan KA-MER) çabalarıyla ile daha iyi tanınır olmuştur. Bu tür Sivil Toplum Kuruluşları’nın talepleri karşılanmalı, çalışmalarına destek  verilmelidir.
 - Namus cinayetleri, uluslararası hukuk açısından yargısız infaz olarak kabul edilmektedir. Bu cinayetleri engellemek için farklı düzeylerde strateji geliştirilmelidir.
 - Sağlık çalışanları bu tür riskli durumlar saptandığında risk altındaki kadının korunması için neler yapılabileceği ve işbirliği yapılacak yerler konusunda bilgi sahibi olmalıdır.
 - Ceza Kanunu’ndaki “Haksiz Tahrik” ve kadına karşı şiddet davalarında uygulanan “haksız tahrik indirimleri” kaldırılmalı, TCK’nın 29. maddesi uygulanmamalıdır. 
 - Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde yazılı ve görsel basına da büyük görev düşmektedir. Medya, kadına yönelik şiddet ve tecavüz haberlerini kamuoyuna aktarırken, haber dilini doğru kullanmalı, etik değerlere uymalı, tecavüzün içerdiği şiddeti arka plana itmemeli ve tecavüzü erotize edici tutumlardan uzak durmalıdır. Basının, suçu işleyen erkeğe değil, mağdur kadının özelliklerine odaklanması şiddetin sorumlusunun mağdur olduğu biçiminde bir yanılsama yaratabilmektedir. Buna dikkat edilmelidir.
- Mağdurların kamusal sağlık ve sosyal destek sistemlerine ulaşmaları sağlanmalıdır.
- Kadın sığınma evleri ile ilgili sorunlar hızla aşılmalı ve risk gruplarına, şiddetle sık karşılaşan meslek gruplarına ve kamuya yönelik eğitim ve bilgilendirme çalışmalarına hız verilmelidir.

 

SONUÇ OLARAK...
Kadına yönelik şiddetin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması, öncelikle devletin ve siyasal iktidarların ilgili tüm kurumlarıyla sorumluluk üstlenmesi, ilgili tüm sivil ve resmi kuruluşlarla işbirliği yaparak, yaşamsal öneme sahip bu sorunun ortadan kaldırılması için gerekli sosyal politikaların yaşama geçirilmesi ile mümkün olacaktır.

Bu güne dek imzalanmış olan tüm uluslararası sözleşmelerin yaşama geçirilmesinin sağlanması, en azından konuya ilişkin 2006 tarihli Başbakanlık genelgesi başta olmak üzere olumlu yöndeki tüm hukuksal düzenlemelerin yaşama geçirilmesi bir ilk adım için son derece önemli.


BU BAŞLIKTAKİ DİĞER KONULAR
Copyright 2007-2019 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.