ads
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Yazı Boyutu:

İŞTE, AŞKIN MATEMATİĞİ: EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRMÜYOR!

İtiraz ediyorum! Frederic Beigbeder adlı reklam yazarı başta olmak üzere, bazı insanlar, “Aşkın Ömrü Üç Yıldır” diye bir teoriyi bin yıldır dillerine pelesenk ettiler ortalarda dolanıp duruyorlar… Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz bilemem ama, gerçekler aşk hakkında bile yalan söylemez!.. İşte, Psikanalist Bella Habip aşkın bütün gerçeklerini anlatıyor...


Valla, tavrımı peşin olarak belirteyim; ben aşka da, ilişkiye, de evliliğe de okey diyenlerdenim. Ve maalesef, “Aşkın Ömrü Üç Yıldır” gibi kitapların da baskı üzerine baskı yapması pek bir sinirime dokunuyor. Yok, “İlk yıl tutku, sonra bir yıl şefkat ve nihayet bir yıl can sıkmtısı”ymış... Yok, “İlk yıl eşyalar satın alınır, ikinci yıl eşyaların yerleri değiştirilir, üçüncü yıl eşyalar paylaşılır”mış... Yok, “Hakikat, aşkın mis kokuları arasında başlayıp bok kokuları arasında bitmesi”ymiş... Daha neler neler...

Şimdi sıkı durun! Çünkü, kitabı okuyup kafası karışanlar ya da bu konuda zaten ezelden beri karışık olanlar için gerçeği açıklıyorum! Hayır, ben bir ilki gerçekleştirecek değilim. Zamanında, sağ olsun, Sigmund Freud söylenecek her şeyi söylemiş. Ve işte, ülkemizde onun yolunu izleyen sayılı psikanalistlerden biri olan Bella Habip, aşkın gerçeğini anlatıyor...


- Önce, aşk nedir dersek? Tabii sizin uzmanlığınız açısından...
Psikanalizden yola çıkarsak; insanların harekeden, seçimleri, sevdikleri ya da nefret ettikleri nesnelerin kaynağında cinsellik dürtüsü vardır. Yani bizi yönlendiren, bir şeyleri yapmamıza ya da yapmamamıza, hatta bir şeylerden korkmamıza neden olan cinsellik dürtüsüdür. Dolayısıyla, birine aşık olmak demek, onu yüceltmek, idealize etmek demektir. Aşık olduğumuz kişinin gerçeklerle çok da örtüşmeyen birtakım özelliklerini abartmak, herkesin pek paylaşmadığı boyutlara taşımak söz konusudur. Mesela, o kişinin çok akıllı olduğu, çok becerikli olduğu ya da çok güzel olduğuyla ilgili idealizasyanlar yapılır. Freud, bu duyguyla çok uğraşmıştır. Çünkü bu duygu, aynı zamanda toplumları da güden bir duygudur.


AŞK, TIPKI HİPNOZ GİBİ BİR GÖZÜKARALIK DURUMU
- Aşkın gücü iki kişiyle sınırlı değil yani?
Tıpkı hipnozda olduğu gibi... Hipnozda kişiyi uyutursunuz, ona çeşitli komutlar verirsiniz ve kişi o komutlara körü körüne itaat eder. Psikanaliz öncesindeki çalışmalar böyleydi. Hipnozun temelindeki ilişki, aşkta olduğu kadar hayatta da geçerli. Yığınla insan bir kişinin arkasından koşabiliyor mesela. Nazi Almanya'sında bunu gördük, insanlar, hipnoz edilmiş gibi bazı uçuk fikirlerin peşinden koşabiliyorlar. Ayrıca, hoca-öğrenci ilişkisinde ya da doktor-hasta ilişkisinde de böyle bir bağ var.
Sonuçta, aşk da böyle bir şey; insanın gözünü kör eden, onu adeta hipnoz eden bir şey var aşkta. Onun için 20 yaşında aşık oluruz, ama 40 yaşında pek o kadar aşık olmayız, daha ziyade severiz.


- Aşk bir hipnoz o zaman, çok da gerçek değil?
Kesinlikle. Aşk, tıpkı hipnoz gibi, bir gözükaralık durumu. O yüzden de “Aşkın ömrü üç yıl sürer” gibi bir magazinde gerçeklik payı yok değil. Çünkü aşk ilişkisi, bir şekilde o büyülenme safhasından çıkıp, gerçekçi boyuta dönüştüğünde, yani artık birarada oturmak, evlenmek, bir çocuk yapmaya karar vermek gibi daha gerçekçi projelere karar verdiğinizde, birbirinizi gerçekliğiyle tanıdığınızda, karşınızdakini idealizasyondan arındırdığınızda, artık ilişki başka bir boyuta girer.


- 0 boyut, artık aşk değil midir?
Bazı insanlar vardır, idealizasyon boyutunu mutlaka sürdürmek ister. Yani hep idealize ettiği bir kişiyle birlikte olsun ister. Fakat aşk, karşılıklı olduğu zaman anlamlıdır, iki kişi, diğerlerinden kopuk bir vaziyette birbirini aynı anda idealize ettiği zaman yaşanır aşk. Ama bazı çiftlerde, bir taraf artık hayata başka yönde devam etmek ister. Dolayısıyla, aşk iyi güzel de; iş hayatı var, arkadaşlıklar var, hobiler var... Ya da başka projeler var; mesela kişi evlenip anne olmak istiyordur. İşte o zaman, aşk sekteye uğruyor. Yani, aşkın biçimi değişiyor.


DÖNÜŞÜMÜ BAŞARABİLEN ÇİFTLER, AŞKIN ÜSTESİNDEN GELİYORLAR
- Aşkın biçimi değişince de biz, “Aşk bitti!” diyoruz...
Aslında bir şey bitmiyor, başka bir şey başlıyor o noktada. Aşk, sevgiye dönüşüyor, ya da yaratıcılığa dönüşüyor. İşte, tam da bu dönüşümün üstesinden gelebilen çiftler yaratıcı çiftlerdir, idealizasyon safhasında kalanlar değil... Çünkü idealizasyon, bir ergenlik aşkıdır; gerçeklerle bağdaşmaz, bir şeylere dönüşmez... Ayrıca, yaşadığımız bir toplum var ve sürekli bir takım kurallar ve kurumlarla çevriliyiz. Aşk, bu yapılara karşı aldığımız savunmacı bir tutum aynı zamanda. “Onlar bir yana, biz bir yana” der gibiyiz. Bir nevi, kendimize yarattığımız bir özgürlük alanı aşk... Fakat, bir şekilde evlendiğimizde, çocuk yaptığımızda, biz de bir yapı oluşturuyoruz ve kurallar zinciri içinde yaşamak zorundayız.


- Aşkın kurallara, kurumlara tahammülü yok mu?
Aslında, zaten bir şekilde dışarıyla bir ilişkimizin olması lazım. Çünkü vergimizi ödüyoruz, doktora gidiyoruz. İki kişi hiçbir zaman olamıyoruz, hep dışarıyla bağlantısı olan bir üçüncümüz var. Hayatta iki kişi olduğumuz duygusu sadece güzel bir yanılsama, bir ergenlik durumu... Dolayısıyla aşk, başka bir şeye dönüşmediği sürece ölmeye mahkum. Bu süre kimisi için üç gün, kimisi için üç ay, kimisi için de üç yıl oluyor bu yüzden.


- Aşka emek vermemiz gerekiyor o zaman...
Öyle de denebilir. Aşkı idealizasyon boyutundan çıkaramadığınız zaman hayal kırıklığı yaşanıyor. Çünkü karşı taraf, aşık olduğunuz insan, idealizasyon boyutunu aşmış oluyor. Dolayısıyla, aşkı yaşatacak kişi kalmıyor artık karşınızda. Sizin ona hayran olduğunuz gibi onun da size hayran olması lazım çünkü... Aşk böyle bir şey, karşınızdaki bir ayna...
Karşı taraf hayranlık duygusunu aştığında, hemen artık beni sevmiyor, bana aşık değil, aşkımız eskisi gibi değil, deriz. Ve kıyamet kopar...
Gerçek, karşınızdakinin sizi sevmediği değildir, ilişkinin başka bir boyuta geçmesidir. Yani, ilişkinin idealizasyon olmayan bir ilişkiye geçmesidir. Bütün kıyamet de bu yüzden kopuyor. Çünkü artık farklı beklentiler söz konusudur.


- Ve başka bir aşk aranır...
Hala idealizasyon boyutunu muhafaza etmek isteyen kişi, bu takdirde aşkı başka birinde aramaya çalışabilir. Bu noktada önemli olan kişi değildir; idealizasyonu aramak, hayranlık, aşk duygusunu yaşamaktır...


- Aşka aşık olmak bir nevi...
Öyle de denebilir. Bir tür ülküleştirme durumu...


- Kronik aşk taraftarları, aşkları sevgiye, ilişkiye, evliliğe dönüşen çiftleri küçümserler. Ve, “Siz bu basit duygularla yetiniyorsunuz” diye insanları aşağılarlar...
Oradaki aşağılama dünyevi şeylerle meşgul olunduğu içindir; yine idealizasyon var. Yani, sanki birlikte yaşamak için ev tutmak ya da çocuk yapmak çok banal şeylermiş gibi. Çünkü idealizasyon yani aşk, sadece duyguların ve cinselliğin etrafında yaşanır. Orada bu tür dünyevi şeylerle uğraşmak son derece süflidir. Aşkı, sevgiye, evliliğe dönüştürmeyi hor görmeleri bundan kaynaklanıyor. Çünkü aşk taraftarı, idealizasyon boyutunda kalmak istiyor, ve idealizasyonun gerçeklikle ilişkisi yoktur. Fakat gündelik yaşama geçtiğinizde, sıradan ve basit denilebilecek bir sürü şey var. Yani insanların çok boyutluluğu söz konusu, tek boyutluluğu değil...


“AŞKIN ÖMRÜ ÜÇ YIL SÜRER”DE BİLE GERÇEKLİK PAYI YOK DEĞİL…
- “Evlilik aşkı öldürüyor” değil o zaman. Sorumluluğu üstünden atmanın bir yolu belki...
Freud, iki tane prensibin hayatımızı yönlendirdiğini söyler. Birincisi, gerçeklik ilkesi, ikincisi de, arzuların ilkesi. Bu iki ilkenin savaşı vardır hep insanın içinde. Hayattan haz almak için tabii ki arzuların ilkesinin işlemesi lazım, ama gerçeklik ilkesi de hazlara bir ket vurur. Sonuçta, bu iki ilkenin hep dengede olması lazım. Aynı zamanda da, bu dengenin insanları ne iğdiş edecek biçimde olması lazım ve ne de dış gerçekliği reddetmemesi lazım. Yani iç ve dış dengesi bir nevi... Tabii, bütün bunların koşullarını sağlayabilirseniz, ne ala. O da ayrı bir mesele.


- Bir insanın tek basınayken bile iç ve dış dengesini sağlaması güçken, iki kişiyken bu güçlük kaça katlanıyor? İlişki yaşamak, bu yüzden mi çok zor?
Çok güzel bir noktaya değindiniz. Tek basınayken bile hem kendi arzularınızı gerçekleştirmek, hem de dışarıdan minimum etkilenme almak şeklinde bir denge sağlamak zorundasınız. İki kişi olunduğunda bu, bir artı bir eşittir iki olmuyor; matematikte de vardır bu kavram... Bir artı bir, belki dört, belki sekiz, belki onaltı bu durumda... Çünkü insanların zaman içinde değişmesini de göz önünde bulundurmak durumundasınız. Ne siz, ne de karşınızdaki aynı kalmayacak, bir ay sonra değişik insanlar olacaksınız. O yüzden, dediğiniz gibi, iki kişinin yaşamı çok daha komplike. Sonra, doğru zamanlarda, doğru insanları bulabilmek de var işin içinde. Çok kolay olmayan bir denklem aşk.


- Aşkı kimler beceriyor genellikle?
Karşılıklı olarak farklılıkları yaşayabilenler, yani farklı olabilmeyi karşılıklı kabul edip bunu uygulayabilenler. Çünkü idealizyonda, "Biz ikimiz biriz" durumu var, oysa kişiler tek ve farklı. Ama ortak projeler üzerinde birbirlerini bulurlar. Bunun bilincine varmış çiftler, aşkı daha verimli bir hale ve uzun bir zamana yayabilirler. Farklılığı görebilmek çok önemli... Karşınızdaki farklı bir insan; farklı arzuları, farklı tasarımları olabilir, ama ortak bir alanda da buluşabilirsiniz. Ve o ortak alanları ne kadar genişletirseniz, o kadar iyi.


- Oysa biz, koşulsuz sevgiyi mi arıyoruz?
Koşulsuz seven bir tek annedir. Anenin bebeği terk edeceği düşüncesi, bebek için imkansızdır, çünkü yaşayamaz ve bebek anneyi kendisiyle tek insan sanır. Idealizasyon zamanında da koşul falan düşünülmez; körü körüne bağlanılır. Ve aşka aşık insanlar hep bunu arıyor, koşulsuz, mutlak, sonsuz ve hiçbir şeyin hesabının yapılmadığı sevgiyi... Idealisazyon da bu zaten, koşulsuzluk. Fakat biz, anne karnındaki bir bebek değiliz, yetişkin insanlarız.


- Aşkı aradığımızı sanırken, anne rahmindeki huzuru mu arıyoruz yani?
Aynen öyle... O bütünlüğü, o tekliği, fark olmayan durumu arıyoruz. Oysa, iki kişi arasında fark var, ve iki ayrı insan olduğunun bilinci var.


SANILDIĞI GİBİ AŞKIN BİTTİĞİ FALAN YOK!
- “Evlilik ya da çocuk aşkı öldürüyor” tezine ne diyorsunuz peki?
Her çifti kendi şartlarında ele almak gerekse de, büyük ihtimalle bu gibi durumlarda, o kişiler idealizasyon boyutuna saplanıp kalmışlardır. "Bu gerçeklik nasıl olacak?", "Ev içindeki yaşam nasıl olacak?" sorusunun üstünde hiç durmamışlardır büyük ihtimalle. Zaten hayalini kurdukları şey de, gerçeklikle ilgisi olmayan bir boyuttadır. Ayrıca, evlilik, ilişki projesi, herkes için başka bir anlam ifade ediyor olabilir. Kadın sadece yuva kurmak, çocuk doğurmak için evlenmek isterken, erkek belki ne istediğini bile bilmiyor. Bu çok olur erkeklerde; bir sürüklenme içindedir, daha yaşadığı şeyin adını koymamıştır.


- Aşkı gerçek yaşama taşıyamamanın, şıpsevdi bir aşk düşkünü olmanın bir sağlıksızlık durumu olduğunu söyleyebilir misiniz?
Zaten sağlıksız bir durum kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bunun en güzel örneği de, edebiyattaki daldan dala konan Kazanova'dır. Çünkü, sadece baştan çıkarmanın üzerine kurulu bir dünya söz konusu. Baştan çıkarmak, karşısındakini büyülemek, etkilemek, ondaki etkisini test etmek üzerine kurulu bir dünya. 

Copyright 2007-2017 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.