ads
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Yazı Boyutu:

“İYİ BİR İLİŞKİNİN SIRRI SESSİZLİK”

Henüz 1,5 yıl önce, meslektaşı Sinan Tuzcu ile evlenen Dolunay Soysert, “İlk Aşk” filminde canlandırdığı karakterin aksine, kendi ilişkisinde mutluğun formülünü çözmüş. Soysert ile aşk ve evlilik üzerine konuştuk…


“İlk Aşk” filminde mutsuz ve çıkış bulamayan Aysel karakterini canlandırıyor. Özel hayatında ise, her konuda çıkış bulabilmek üzere savaşan bir karakter olduğu besbelli…  Fotoğraf çekimi sırasında neden hiç objektife bakmadığını sorduğumda, “Utanıyorum, hala alışamadım objektiflere” diyor. Bir an için benimle dalga geçtiğini düşünmeden edemiyorum. “Yüzüm yumuşaktır, kimseyi kıramam” dese de, bildiğini okuduğundan da hiç şüphem yok. Burcu da yükseleni de Koç! 1,5 yıldır Ihlamurlar Altında’nın Ömer’i Sinan Tuzcu ile evli… Evde yemekleri kendisinin yaptığını, doğru zamanda mutlaka bebek istediğini, eşine aşkının en az ilk aşk kadar kuvvetli olduğunu söylüyor. Lafı uzatmayayım; 33 yaşındaki oyuncu Dolunay Soysert ile ilgili bilmek istedikleriniz ve hatta daha fazlası bu röportajda…

 

- Oyunculuk sizin için nedir?
Seçici olmak ve ne yapmak istediğini bilmek önemli. Benim hedefim, insanların aklında iyi kalabilmek. Kişisel tatmin ve mutluluk da önemli. Oyunculuğu, bana en doruktaki mutluluğu yaşattığı için seçtim. Bunu keşfettiğim zamandan beri de yakasını bırakmadım.

 

- Ne zaman keşfettiniz?
19 yaşındaydım. Konservatuarın ikinci yılında artık sahneye çıkmıştım; “Başka bir yerde bu kadar mutlu olamam” dedim. Ve sahnede ya da kameranın karşısında oynadığım sürece çok özel bir şey yaptığımı fark ettim.

 

- Konservatuar değil de, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden mezunsunuz sanırım?..
Aslında çok bilinçli bir seçim değildi, resim yapıyordum ve akademiye hazırlanıyordum, o yıl başarılı olamadım. Tam bir şeyler yapayım derken, gazetede ilanı görünce Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne başvurdum. Ve tamamen hazırlıksız olarak gittim, ezber yaptığım bir metin bile yoktu. Fakat, ’94’te o okuldan birincilikle mezundum.

 

- Sonra?
4 yıl İstanbul Şehir Tiyatroları’nda çalıştım. Sonra öyle bir nokta geldi ki, hem sektörde hem de tiyatroda oyunculuk yaparken bir şeylerin eksik kaldığını fark ettim, ki o da eğitimdi. Çünkü televizyon oyunculuğu, sinema ya da tiyatro oyunculuğu aslında hepsi birbirinden çok farklı… Bunlar kafamı kurcalayınca, önce bir yıl Nebraska’da tiyatro okudum. Daha sonra da New York’ta bulabildiğim her derse katıldım.
 
TEZGAHTARLIK DA YAPTIM, GARSONLUK DA…
- Peki, bu 4 senelik Amerika yaşantısı sırasında geçiminizi nasıl sağladınız?

İlk zamanlar birikimimle idare ettim, ama birikimin de bittiği bir yer var. O kadar zengin bir ailenin kızı değilim ve çalışmak zorunda kaldım. Seçtiğim derslerin saatlerine göre part-time bir sürü işte çalıştım. 2 yıl, 36.Cadde’de bir butikte tezgahtarlıktan yöneticiliğe doğru giden bir maceram var mesela.... Sonra bebek baktım, o da çok keyifliydi. Restoranda garsonluk bile yaptım…

 

- Gelelim “İlk Aşk” filmine… Bu filmde canlandırdığınız Aysel, nasıl bir karakter?
Aysel şimdiye kadar oynadığım karakterlerden farklıydı, çok sessiz bir kadındı. Belki de yapım itibariyle, bugüne kadar bana hep daha hareketli, daha konuşkan, derdini iyi ifade eden kadın rolleri geliyordu. İlk kez çok sessiz bir kadını oynadım.

 

- Zor oldu mu?
Çok zorlandım, ama oynarken zorlanmak değil; kadını çözmek çok değişikti. Çünkü Aysel, bütün sorularımı cevapsız bırakacak kadar sessiz biri. Toplum baskısı yüzünden, bulunduğu çevre ve dönemle ilgili olarak çaresizlikten sessizliği seçmek zorunda kalmış. Burada, İstanbul’da oturup, filmin senaryosunu okurken, Aysel için “Niye niye?” diye isyan ettim. Fakat, hikaye 16 yıl öncesinde geçiyor ve filmi çekmek için Foça’ya gittiğimizde Aysel için gerçekten çıkış olmadığını gördüm. Biz buradan baktığımızda çıkış var, ama ona çıkış yok.

 

- 16 yıl önce siz neredeydiniz, neler yapıyordunuz?
Ben Moda Koleji’ndeydim, deniz kenarında küçük bir köşktü orası, öğrencisi çok azdı; o sıra dünyanın o kadar olduğunu düşünürdüm. Babamın işi nedeniyle Ankara’dan İstanbul’a henüz gelmiştik ve İstanbul’u tanımaya çalışıyordum. Aslında Adanalı’yız, ama 2 ila15 yaş dönemim Ankara’da geçti ve Ankaralı olduğumu söyleyebilirim. Ankara çok daha güvenli ve küçük olduğu için İstanbul’da çok da korunan bir çocuktum.

 

- Nasıl bir aile yapınız vardı?
Birbirine çok düşkün bir aileyiz. Ben ortancayım, iki erkek kardeşim var. Fakat, farklı şehirlerde yalnız bir aile olduk hep. Bütün akrabaları Adana’da bıraktıktan sonra Ankara’da da, İstanbul’da da çok yalnızdık… Babam müteahhitti ve farklı şehirlerde iş aldıkça, biz de şehir değiştirir olduk. Takip edemeyeceğimiz noktalarda da ucunu bıraktık. Bu dönemlerde annem, bize hem annelik hem babalık yaptı. Çünkü babam gerçekten çok meşguldü. Şimdi büyüyünce, babamın mücadelesi neymiş anlıyorum. Para getirmek zorundasınız eve, üç çocuğun bakımı ve eğitimi kolay değil.


- 5 ay önce sessiz sedasız oyuncu Sinan Tuzcu ile evlendiniz. Sanırım Ayşe Opereti’nde tanıştınız ve size uğurlu geldi?
Evet, Ayşe Opereti’nde tanıştık. Ne yazık ki, Ayşe Opereti’nin ömrü çok kısa oldu. Ama, benim için büyülü ve uğurludur. Aslında bu operette Ayşe’leri oynayan bütün oyuncular gerçek hayatlarında evlenip, ölmüşler. Anadolu turneleri sırasında hep yollarda verem olmuşlar. Allahtan ben o kadar uzun gitmedim, çünkü Ayşe’lerin hepsinin trajik sonları var. Örneğin; Gülriz Suriri’nin annesi, hamileliği sırasında Ayşe’yi oynamış ve kendisini doğurduktan sonra da ölmüş.

 

- Sinan Tuzcu ile daha önceden tanışıyor muydunuz?
Hayır, ilk defa okuma provasında gördüm. Önce sahne arkadaşlığı olarak başladı. Sonra, birbirimizi çok iyi anladığımızı fark ettik ve “Neyi arıyoruz, işte hayat arkadaşlığı bu, beraber devam edelim” dedik. Tanıştıktan 6 ay sonra da evlendik.

 

BU İKİNCİ EVLİLİĞİM…
- Daha önce evlenmiş miydiniz?
Evet, bu benim ikinci evliliğim, 26 yaşında evlenip 4 yıl süren bir deneyimim oldu. Hala çok saygı duyarak hatırlıyorum. Her tecrübeden bir şeyler öğreniyor ve daha doğru adımlar atıyorsunuz. Sinan’la evlenirken, “Şimdi ne yapmam ve ne yapmamam gerektiğini o kadar iyi biliyorum ki” dedim kendi kendime… Gerçi, şahıslar değiştiğinde yaptıklarınız çok değişiyor ama, yine de yaklaşık bir çizelgesi var. Örneğin; “Birtakım şeyleri hiç yapmamanız en doğrusudur” diye bir şeyi biliyorum artık.

 

- Bir kadın olarak bu evlilikte neleri kesinlikle yapmıyorsunuz?
Özel hayatına ve özel alanına çok fazla girmemeye çalışıyorum. Aynı sektörün içinde çalışan insanlar olarak kendim de bu saygıyı bekliyorum. Çünkü yalnız kalmak isteyebiliyorsunuz. Sessizliği paylaşmak çok önemli ve Sinan’la en büyük başarımız bu diyebilirim. Yani, hiç gerginlik yaşamadan, “Ben sana ilişmiyorum, sen bana ilişmiyorsun ve susalım” durumu…

 

- Bu çok zordur ama… Genelde bir taraf, “Neden konuşmuyorsun, ne düşünüyorsun?” deyip alınır.
İşte, bunu yakaladığınız zaman şanslısınız. O saygı sınırı çok önemli. Çünkü insanlar bazen gerçekten yalnız kalmak isteyebilirler. Ve o alana girip huzursuz ederseniz, mutsuzluğun da başlangıcı oluyor. Ben, “Bir dakika, birazcık burada kal”, diyebilmeliyim. Aynı evin içinde bunu başarabiliyorsanız, evlilik yürür, diye düşünüyorum. En azından, taze gelin olarak umut doluyum... Üstelik, Sinan’a olan aşkım, en az ilk aşk kadar kuvvetli ve evlilik kararını da o yüzden verdim.

 

İLK AŞKIM BENİ ÇOK SARSMIŞTI…
- İlk aşkınızı hatırlıyor musunuz?
Tabii, insan böyle bir şeyi unutabilir mi? Platonikti, 14 yaşındaydım, beni çok sarsmıştı. Çok acıklı bir sondu, “Evet ince hastalığa doğru gidiyorum” dediğim bir dönemdi, ama bugün keyifle hatırlıyorum. Bana çok şey yazdırdı, kendimi tanımamı ve  ilk kez kadın olarak hissetmemi sağladı. Hep tatlı bir sızıyla hatırlıyorum.

 

- Siz hayatınızın aşkını bulup evlenirken, o sırada “İlk Aşk” filminin Aysel’ini oynadınız. Duygu ve düşüncelerinizde ne gibi gel-gitler oldu?
Aysel ilk aşkıyla evlenmiş, fakat kötü bir evlilik geçiriyor. O bataktan bir türlü kurtulamıyor ve nereye doğru gideceğini de bilemeyen bir kadın. Benim buradan kendi hayatıma biçtiğim şey ise, “Her şekilde mutlaka çıkış yolu vardır” şeklinde. Mutlaka yukarılara doğru bakmak ve iyi bakmak lazım. Kadere boyun eğip, susmak sadece ömürden götürüyor. Oynarken Aysel’in giden ömrünü gördüm ve çok üzüldüm.

 

- Kendinizi şanslı hissettiniz mi peki? Çünkü, aslında her birimiz Aysel’in şartlarında doğup yaşayabilir ve çıkış bulamayabilirdik…
Her zaman bir çıkış yolu vardır, diyorum fakat şartlara ve kişilere göre tavırlarımız çok değişebilir. Öyle biriyle evlenirsiniz ve öyle bir meseleye doğru sürüklenirsiniz ki, çıkışı göremeyecek kadar körleşmiş ve aşağıya çekilmişsinizdir. Şu an Dolunay olarak, kendi ilişkimde mutlaka çıkış arayacak bir yer bulurum, diyorum. Ama Aysel’i de anlıyorum; ben 2006’da 30’larını süren bir kadınım, o ise 80’lerin sonunda 30’larını süren bir kadın, çıkış görememesi çok normal…

 

EVLİLİKLERİ YÜRÜTMEK ÇOK ZOR!
- Evlilik yanlısı mısınız?
Bu devirde, aslında evlilik taraftarı değilim. “Allahım herkes evlensin, mutlaka telli duvaklı gelin olsun” diyemem. Müthiş bir kirlilik yaşanıyor, mesajlarla elvada dediğimiz bir dönemdeyiz. Dolayısıyla, kişiliğimizden hiç ödün vermiyoruz ve evliliğin gerektirdiği toleransları da göstermiyoruz. Herkes, “Aman benden gitmesin” derdinde… O yüzden de evlilikleri yürütmek çok zor. Sonuçta, eğer evlilik insanlar için bir hevesse, hiç önermiyorum. Çünkü mutlu bir yuva kurmak düşünün arkasında; faturaların gelmeye başladığı, evde yemek pişirip, 3 gün yağlı saçlarla dolaşıldığı, ya da tv kumandasının bırakılmadığı günleri de düşünmek gerek. Hayatın gerçeği bu! Sadece sizin gerçeğiniz de değil; anne-babanızın gerçeği, eşinizin anne-babasının gerçeği, herkesin evlilik konusundaki sonsuz fikirleri ve her şeyi bilmeleri… Dolayısıyla, kocaman bir çemberin içerisinde iki kişi böyle elele tutuşurken, bir anda o gerçekliğin ortasına düşüyorsunuz. İşte orada başarı, sevdiğinin elini hala sımsıkı tutup, gülümseyebilmekte...

 

- Siz sıkı tutuyorsunuz anladığım kadarıyla…
Evet, tutmaya da devam edeceğiz…

 

- Evliliğin aşkı öldürdüğüne inanmıyorsunuz o halde?
Hayır inanmıyorum… Aşkı saygısızlık öldürüyor. Saygının yok oluşu aşkın yok oluşudur. Benim saygım yalandan yok olabilir mesela… Yalan benim için en tehlikeli şey; iş ve arkadaş ilişkilerimde de bu böyle. Hayatımdaki her türlü ilişkide karşımdakine saygı duymak zorundayım. Saygı duymadığım insanla ilişki kurmakta çok zorlanıyorum. Saygı duymadığım bir insanı sevemem de zaten ve saygım bittiğinde sevgim de biter.

 

- Aldatılırsanız ne yaparsınız?
Şu an için hiçbir şey bilmiyorum. Çünkü yaşamadığım bir şey hakkında şunları şunları yaparım, diye saydırmak istemiyorum. O anki şartları, o anki psikolojimi bilmediğim için, bana ne olacağı konusunda da hiçbir fikrim yok. Ama umarım hiçbir zaman başıma gelmez…  

 

MUTLUYSAM, GÜZEL BİR KADINIM!
- Seyirci sizi sık sık “Seksi ve güzel kadın” diye tanımlıyor. Kendinizi fiziğinizle ortaya koyar mısınız?
Hayatımda hiçbir zaman seksi ve güzel olmanın altını çizmedim. Ben hep, mutsuz olduğumda çirkin bir kadınım, mutlu olduğumda güzel bir kadınım takıntısı yaşarım. Duygularım yüzüme çok yansır. Dolayısıyla, hayatıma mutsuzluk getiren zorunlulukları olabildiğince yapmamaya çalışırım. Hele bizim işimizde her şey yüze yansıyor. Her ne kadar, bir dolu rolü canlandırsam da,  Dolunay’ın duygularının modunu bazen kontrol edemeyebiliyorum. O yüzden de, ruhumun o mutluluk tarafı; çocuk kalsın, iyi kalsın, keyifli kalsın istiyorum...


HÜLYA YILDIRIM
hulya@anneoluncaanladim.com

Copyright 2007-2017 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.