ads
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Yazı Boyutu:

HAYAT BİR BAŞTAN ÇIKARMA OYUNU MU?

Kendinizi tanıyor musunuz? Hayatta ne istediğinizi biliyor musunuz? Sınırlarınızın farkında mısınız? İflah olmaz bir çapkın, bir playboy mu yoksa sadık bir eş misiniz?Sadakatin ve bağlılığın olduğu bir ilişkiyi mi, yoksa hazzın peşinde koşacağınız doludizgin aşkları mı tercih edersiniz? Tercihiniz her ne olursa olsun, ulaşmanız mümkün! Çünkü yaşadığınız hayatta tüm istedikleriniz var! Fakat, istediklerinizi sandığınız şeyleri yaşamadan önce, derinden sarsılmaya hazırsanız sizi Psikoterapist İskender Savaşır’la yaptığım “Don Juan” konulu röportaja buyur etmek isterim....



- Önce konunun sınırlarını çizsek?..
Güzel bir başlangıç noktası, çünkü konunun esası zaten sınır tanımazlık. Don Juan, cinsel isteklerine sınır koyamıyor. Dolayısıyla, insanın arzusunun, hevesinin, iştahının sınırları nedir, gibi genel bir konudan bahsedebiliriz. D.J. figürü karşımıza Rönesans’la birlikte çıkıyor. Bir şekilde geleneksel toplumda var olan, (ama geleneksel toplum hala yaşamaya devam ediyor) bir haddini bilmek anlayışının gücünü ve ikna ediciliğini kaybetmeye başladığı bir dönem. Terbiyesizleşmeye başladığımız dönem. Yani, terbiye bize dışarıdan verilmeye başlayan bir şey haline gelmeye başlayınca, “Niye kendimizi sınırlandıracağız ki?”durumu baş gösteriyor.

 

- O güne (D.J. figürünün ortaya çıkışına) kadar terbiye içimizde miydi?
Tabii. Geleneksel toplum için haddini bilmek demek insanın kendini tanıması demektir. Kendinizi tanıdığınız anda zaten sınırlarınızı da bilirsiniz. Sınır bilgisi bize dışarıdan verilen bir şey değildir. Sınırlarımızdan hareketle kendimizi tanımlarız.

 

- Fakat D.J. öyle düşünmüyor!
Evet, D.J. için sınır diye bir şey yok. Aşılması gereken, aşılabilen ya da aşılamayan engeller var. Genellikle de imkânları yerinde olduğu için aştığı engeller söz konusu. D.J.’ın çok yakın bir akrabası, aynı tarihlerde ortaya çıkan Faust ise, (ruhun ölümsüzlüğüne inanıyor mu, inanmıyor mu pek belli değil) sınırsız imkân ve deneyim talep ediyor. Hepimizde biraz öyle bir yan var aslında… Ben niye burada şimdi sizinle görüşüyor olacağıma, Florida’da deniz kenarında etrafımda hurilerle eğleniyor olmayayım?..

 

- Bu sizin tercihiniz?
Benim tercihlerim, fakat tercihlerimizi de bir şekilde sınırlandırma olarak gördüğümüz bir yan var! Örneğin; niye bir kadınla yetineyim?

 

-Günümüzde kimse pek sınırlandırmıyor zaten kendini… Kadın-erkek çok kimse D.J. tadında yaşıyor hayatı…
Doğru. Çünkü modern dünya hepimizin içindeki sınır tanımazlığı kışkırtarak var oluyor. O yüzden, modern zamanla birlikte hepimiz birer minik D. J. olmaya da başlıyoruz. Bağlanma problemi yaşayan bir kültüre itiliyor dünya, özellikle Batı merkezli dünya. İnsanlar bağlanmakta güçlük çekiyor, kendi dışında bir şeye teslim olma yeteneğini içinde bulamayan, baştan çıkmayan insanlar söz konusu. Kadınlar ve erkekler demeniz de ayrıca önemli, D. J. yakın zamana kadar bir erkek figürü. Çok bilinmemekle birlikte, 1972’de Brigitte Bardot’un son filmi Don Juan’da ise figür bir kadın; üstelik hem kadınlarla hem de erkekleri baştan çıkaran bir sınır tanımaz…

 

KADIN-ERKEK ARTIK HERKES DON JUAN

- 1960’lardan sonra sadece sınır tanımazlığın değil, doyum bilmezliğin de yaşamımıza girdiğini söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle ve burada artık olayın ruhsal anlamına girebiliriz. Çünkü doymak bilmemek aslında mutluluğu bilmemektir. D.J. da derin anlamda mutsuz bir figürdür. Bunu B.B. filmde çok güzel sahneliyor; hem “Kadın-erkek fark etmez herkes D.J. olabilir” mesajını vermesi bakımından hem de bir kadın D.J. olduğunda nasıl farklı oluyor, onu da göstermesi açısından…

 

- Erkekler D.J.’a imreniyor. Fakat kadınlar neden D.J.’ları var ediyor sizce?
Haklısınız, aslında D.J. dayanılmaz cazibesini erkeklerden almıyor, kadınlardan alıyor.
D.J. kadar üzerinde durmamız gereken (ama tarihsel olarak da yaşamış) bir figür daha var: Casanova… Sahte bağlanmalara, insanı daraltan ilişkilere rağmen,  Casanova’yı okuduğumuzda müthiş bir özen görürüz. Kadınlar niye tav oluyor, sorusunun cevabı Casanova’da daha anlaşılırdır. D.J.’da baştan çıkarmanın mükemmelliği ve sınırsızlığı, Casanova’da ise deneyimin mükemmelliği önemlidir. Casanova, her bir anı hafızada tekrar tekrar yaşatmaktan, lezzetini ve biricikliğini öne çıkarmaktan büyük keyif alır. Kendisini hayattaki çeşitliliğin görülmesi için bir vesile zanneder. Sonuçta, tüketim toplumunun figürü olarak D.J.’ı tabii ki eleştireceğiz, fakat bu kadar güçlü olan her imge gibi çok pozitif bir içeriği de var. Hayatın zenginliğini açan ve gösteren bir içerik!

 

- Hayatın zenginliğini farkeden günümüz insanı çareyi  günübirlik ilişkilerde mi buluyor?
Büyük bir kısmı değil… Hala evlilik kurumu çok sağlam. Aldatma ise hep yaygındı. Ayrıca, aldatma bir evlilik ilişkisinin var olduğunun, hayatiyetini koruduğunun ve sürmekte olduğunun göstergelerinden biridir.

 

- Neticede sadece anlık mutluluklar verebiliyorlar. İlişki isteyen birinin pek de tercih etmeyeceği tipler diyebilir miyiz?
Anlık olanı o kadar da küçümsememek lazım, çünkü hayat da eninde sonunda göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir an…

 

- Peki, o zaman bu figürün sağlıksız noktalarına ve annesiyle ilişkisine değinelim.
D.J.’ın annesi hakkında bir şey bilmiyoruz. Fakat Casanova’nın annesini biliyoruz ve çocukluğu da çok ilginç. 8 yaşına kadar vücudunun her yeri, hatta gözbebekleri durup dururken kanar ve her an ölmesi beklenir. Annesi bir tiyatro sanatçısı ve annesini nadiren görüyor. Anneannesi onu şifacı-büyücü-cadı gibi yine sahne sanatçısı bir kadına götürüyor. Ve bu kadınla olan teması sayesinde, (kadın ona bir tür büyülü ayin yapıyor) iyileşiyor ve hayata başlıyor. Dolayısıyla, Casanova’nın iyileşmesinin temelinde bir tür o büyülü anne imgesine kavuşmak ve ardından da hep o anneyi memnun etmeye çalışmak var. Casanova’da kadınlara hizmette sınır yoktur, D.J.’dan en büyük farkı da budur.

 

- D.J.’ın annesini bilmiyoruz ama…
Yine de teorik bir ayırım yapabiliriz: Kazanova’nın annesi uzak ama sıcak bir kadın. D.J. için bir anne icat edersek; yakın ama soğuk bir kadın, gayrimemnun bir anne, çocuğunun varlığını bir sevinç olarak yaşamakta güçlük çeken bir anne imgesi tasavvur ediyorum.

 

SEVGİ VE GÜVEN PROBLEMİ HEPİMİZDE VAR!

- Sonuçta, her iki adamda da anneden kaynaklanan bir sevgi ve güven problemi var ama…
Hepimizde var sevgi ve güven problemi! Bu adamlarda ortak olan yan bu problemle nasıl başa çıktıkları… D.J. kadınlara kötülük ederek onları tüketerek, Casanova ise kadınlara yaranmaya çalışarak başa çıkıyor.
Üstelik Casanova, bize romantik olmayan aşkın imkanlarını da gösteriyor. Hepimiz romantizmi çok önemsiyoruz ama başımıza çok da dert açmış bir kavram. Ve 19. yüzyılda (Lord Byron’la) D.J. figürü çok önemli bir değişim geçiriyor; yavaş yavaş kadın düşmanı olmaya başlıyor. Çünkü ebedi aşkı arıyor. Oysa, Casanova’nın hiç öyle bir derdi yok. O sadece anı mükemmel ve benzersiz yaşamanın peşinde… Dolayısıyla karşısındaki kadını da mutlu ediyor. Zaten Casanova’nın kendisi de hiçbir kadına mutsuzluk ve acı yaşatmadığını söyler. Öte yandan, D.J.’ın kadınları mutsuz etmesi, biraz da erkeklerin kibrinin bir ifadesi gibi...

 

- Günümüz insanına geri dönersek, “Hayatımı yaşamak istiyorum” telaşı çok yoğun. Bu telaş ve alenenlik neden sizce?
Çünkü bir yanıyla aile-evlilik ilişkisi üzerinde ikili basınç var. Bir yanıyla tüketim toplumunun yaşayabilmesi için her şeyi tüketmemiz gerekiyor; bırakın insan ilişkilerini artık nesneleri bile kullanmayı unuttuk, her şey plastik bir kaba dönüşmüş durumda. Öte yandan, toplumun varlığını koruyabilmesi için aileden daha iyi bir kurum icat edilmiş değil; yani çocuk yetiştirecek başka bir formülümüz henüz yok! 

 

- Soyumuzu sürdürmek derdimiz olmasaydı, taşlar yerine oturacak mıydı? 
Ölümsüz olsaydık diyorsunuz yani… Bir özlemi dile getiriyorsunuz. Bunu Faust’ta çok net görürüz, çünkü ölmek istemez. Çünkü soyumuzu sürdürmek demek, “Biz yok olacağız ama bizim yerimize başkaları var olacak” demektir. D.J. bu pazarlığı istemez. Ailenin, sadakatin temelinde hep, sınırlı bir dünyada, geçici var oluşumuzu, soyun sürekliliğine feda etmek zorundalığı var.

 

- Bu figürlere günümüzde Drakula’yı da ekleyebiliriz pekâlâ?
Kesinlikle. Artık başkalarını fethetmek yerine, başkalarının kanını emerek yaşayan, kendi ölümsüzlüğünü temin eden, modern insanın iyice canavarlaşmış hali… Sonra, bir de Frankestein’ımız var, ama o artık eskisi kadar korkutmuyor bizi… Şimdilik birbirimizi ne kadar tüketebileceğimizle ve ölüme nasıl tahammül edeceğimizle ilgileniyoruz. Ve biliyorsunuz, Drakula’nın da biliyorsunuz, kadınlar karşısında dayanılmaz bir cazibesi vardır.

 

- Kadınları seven değil, kadınların sevdiği erkek figürleri bunlar… Ve neticede kadınları mutsuz ediyorlar…
Özellikle D.J. için çok doğru. Fakat D.J.’lar kadınları kocalarından daha çok mu mutsuz ediyor, ondan emin değilim. Sonuçta, bir aritmetik toplama başvuracak olursanız, bu sorunun cevabından emin olabileceğinizi söyleyebilir misiniz?

 

- Hayır, emin değilim, ama birinden birini seçiyoruz işte… Fakat neden kadınlar D.J. figürüne tutuluyorlar?
Çünkü evlilik kurumu ve o düzen kadının kendi kimliğini, bireyselliğini, mutluluğunu soyun sürekliliğine feda etmesini, kadının kendisini bir çocuk yapma uğrağına indirgemesini öngörüyor. D.J. ise kadına, “Ben seni istiyorum, çocuğunu değil” diyor. Dolayısıyla, birey olarak değer görmeyi, kadın D.J.’ın gözünde buluyor. Fakat evlenme teklifinde bulunurken erkek kadına ne diyor? “Yuvamın koruyucusu ol, çocuğumun annesi ol, huzurumun bekçisi ol, mutluluğumu sağla …”

 

- Evlilikte bunlar istenirken, yalnızlık paylaşmak üzere de aşıklar aranıyor ama…
“Benim hayat karşısındaki neşemi, sevincimi, paylaş” diye çok fazla evlilik yapılmıyor da ondan. Daha çok güvenlik gereği yapılıyor evlilikler. Böyle bir bölünme olduğu sürece de, D.J. ana geri çağırmasıyla, hayatın geçiciliğini teslim edip, geçiciliğinin farkında ola ola bundan tad almayı öğretmesiyle çok daha gerçekçi bir figür.

 

ÖLMEK YA DA BAĞLANMAK?!

- Kadın- erkek meselesi gibi gözüküp, sorun eninde sonunda ölümlülüğe bir başkaldırı ve varoluş problemine mi gelip dayanıyor?
En sonunda evet… Ölümlülükle baş etmek bütün insanlığın sorunu. D.J. ise, bu sorunla (ölümlülüğümüzle) başa çıkmayı ancak kadın-erkek birbirimize yaslanarak çözeceğiz, durumunun bilincinde. O bakımdan Faust’tan daha modern. Birbirimize sunduğumuz mutluluk, zevk, haz imkânlarıyla bu hayatı katlanır ya da katlanmaz hale getireceğiz. Bu anlamda çok hümanist bir trajedi D.J.. Tanrı ile hesaplaşma üzerine kurulu değil, yarışı kendisiyle ve başka insanlarla (kardeşiyle) yarışı… Bir de hatırlatmak gerekir ki, opera tarihinin en iyi operasının Mozart’ın Don Giovanni olması da boşuna değil. O yüzden de bu figürlerin süslü olması, birikim, kalıcılık, nesnenin sürekliliğinden ziyade; sürekli bir uyarılma hali ve yüzeyin parlaklığı söz konusudur. Dolayısıyla estetiğe giden bir yönü vardır ve o yüzden de sanat dünyasına çok ilham kaynağı olabilmiştir D. J.

 

- Bu tür figürlerin yaratılmasında anne, babanın ve ilişkilerinin ilişkisinin rolü nedir?
Annenin babayı sevip sevmemesi çok önemli. Son dönemde psikanalizin kendisi de babayı küçümseme eğilimine girdi. Fakat iyi bir anne kocasını seven bir annedir, bunu unutmamak gerek.

 

- Ya, iyi bir baba?..
Çocuğunu seven bir babadır. Çocuğunun daha onu tanıdığı andan itibaren kendisinden farklı bir varlık-kişilik olduğunu idrak ederek davranan, onda kendi uzantısını görmeyen, kendi tatmin edilememiş heveslerinin, hırslarının bir uzantısı olarak görmeyen bir baba…

 

- Fakat, genellikle anne ve babalar çocuklarını kendilerinin bir uzantısı olarak görürler ve bağımlı kişilikler yaratmakta üstlerine yoktur?!.
Tabii ki. Yalnız, kadın erkek eşitliğiyle ilgili ortak taleplerimiz bir yana şu da bir vakadır: Özellikle çocukluğun ilk yıllarında, annelerin görev ve yükümlülükleriyle babalarınki aynı değildir. Annelerin hayatlarının bir evresinde çocuklarını kendi uzantıları gibi görmesi kaçınılmazdır ve doğrudur da… Doğmadan önce çocuk annenin gövdesinin bir parçasıdır ve doğduktan sonra da bir süre daha (2 yıl kadar) ancak öyleymiş gibi davranıldığı sürece o çocuk var olur.

 

- İlk 2 yılda yaşadıklarımız bağlanma konusundaki tercihlerimizi etkiliyor. İlişki kurmaktan kaçınmayı sadece D.J. sendromu olarak nitelendirebilir miyiz, yoksa işin içinde sorumluluk almaktan kaçınma da var mı?
Yok, bağlanma meselesi daha önemli. Çünkü bu davranışı sorumluluk almaktan kaçmayan insanlarda da görebiliyoruz. Örneğin; işinde çok başarılı, hayati kararlara imza atan biri, özel hayatında duygusal bir bağlanma söz konusu olduğunda fellik fellik kaçıp, en ufak bir yakınlık kurma karşısında buz kesebiliyor. Bu da bizi D.J. problemine kadar, anneye kadar geri götürüyor. O yüzden anneyi ve annenin babayı sevmesini vurguluyoruz. Anne bu dünyada bir şeyi sevebiliyor mu; yoksa anne kendisi sevme güçlüğü çeken, çocuğundan başka birini sevmeyen bir anne, çocuğuna nasıl bir dünya tasavvuru sunuyor? “Sen ve ben bana yeteriz, kahrolsun bu dünya” üzerinden giderseniz, çocuk o büyülü ikiliyi tekrar tekrar yaşatmak uğruna, yaşadığı her şeyi telef edecektir.

 

- Yine de karşı cins için cazipler. “Kimseye bağlanmadı, bana bağlandı” hadisesi vardır mesela çapkın avında…
Var tabii, o karşılıklı bir çekişme… Kişi baştan çıkarmaktan yorulmuş da bağlanmışsa, bu da çok mühim bir fetih olmasa gerek! Ama orada başka bir cazibe daha var: Bir an için ne kadar kıymetli olduğunu hissetmek. Yani, benimle geçireceği bir gece uğruna her şeyini seferber eden biri var karşımda; yalan da söyleyen, her şeyi ayaklar altına alan, yeter ki ben ona bir gece vereyim. Ben neymişim, demez misiniz?

 

KENDİ KIZLARIYLA BİLE İLİŞKİYE GİRMİŞLER!

- Derim elbet… Öyleyse her şey bir baştan çıkarma oyunu…
D.J.’ın gözünde öyle olmaya başlıyor… Ölümsüzlükten bahsettik ve D.J. hakkında önemli eserlerden biri de Moliere’indir. Moliere ve D.J.’ın kendi gayrimeşru kızlarıyla bilerek ilişkiye girdikleri iddia edilir. Yani kuşak farkının, ölümlülüğün tamamen inkârı üzerine kuruluyor her şey. Yılan kendi üstüne dönüyor. Çocuk, yalnızca bir kadın olarak var orada. O sizin karşınızda geleceği, siz onun karşısında geçmişi temsil etmiyor; ikiniz de durumun tadını çıkarıyorsunuz, tam bir ölümsüzlük… Bunun ne kadar ürkütücü yerlere gidebileceğini isterseniz anlatmayalım.

 

- Anlatalım, sınır tanımazlığın sonu yok! Üstelik ülkemizde de ensest ve çocuk pornosu hiç de azımsanacak oranlarda değil!
Bu konuya girmekten kaçındım ama örneği vereceğim: Çocuk pornosu dünyasında neredeyse çocuk çiftliği denecek uygulamaların olduğu biliniyor. Yani sırf daha sonra yatabilmek üzere çocuk doğuruluyor! Bebekleri, 3–5 yıl sonra cinsel partnerleri olarak dünyaya getirip, öyle yetiştiriyorlar.

 

- Türkiye’de de var mı bu uygulama?
Yok. Ama Avrupalı bir arkadaşım, özellikle Uzakdoğu’da bunun giderek yaygınlaşan bir uygulama olduğunu söyledi.  

 

- İnsan korkunç! İnsanın gerçekten sınırı yok!
İşte, tam da yerine geldiniz! D. J. bize insan olmak ne demek, nerede duracağım sorularını hatırlatıyor. Bunları cevaplayacak bir merci yok. İçimizdeki terbiyeyi de yitirdik, terbiyesizleştik… Üstelik benim gibi 50’sini geçen kuşak da, “Gençliğimizi bir şekilde yaşadık da bunlara hiç hazır değiliz” diyor. “Dünyaya ne bırakacağız, hayat nasıl bir şeydir denince ne söyleyeceğiz” deyince eliniz böğrünüzde kalıyor. Velhasıl, D.J. hepimizin kafasını daha çok karıştıracak… Yine de D.J.’ı sıradan zamparaya tercih ederim, çünkü düşüncelidir. Ne yaptığını bilmeden, şuursuzca, serseri mayın gibi sağa sola vuran insandansa; D.J. gibi “Ben kendi sınırlarımı test ediyorum, benim sınır duygum yok” diyerek yapmak daha iyi.

 

- Bununla her şeye karşı bir hoşgörü mekanizması da geliştirebileceğimizi, söylüyorsunuz aslında? Ahlaklı-ahlaksız, doğru-yanlış derken iyice düşünmek gerekiyor?!
Modern olduğumuz için kendimizle çok övünüyoruz falan da, geleneksel bilgeliğin, irfanın önemini de yadsımayalım. Bir danışanım, birinci yılın sonunda hayretler içinde büyük babaannesinin şu sözünü aktardı: “İnsan, hayatta kendi ayıpladığı her şeyi yapmadan ölemez!”

 

DON JUAN PENİSİNİ SİLAH SANIYOR!

- Ayna olma durumu da var zaten D.J. ın ve cazibesinin bir bölümü de bu sanki… 
Evet, D.J. ayna, fakat kendisi aynaya bakabilen biri değil! Kendini beğenmiş ve egosu yüksek bir figür… Zaten, kabaca iki tür erkek zamparadan bahsedilir: Penisini silah zannedenler ve penisini meme zannedenler… Casanova’da anneyi içine alıp, kendini anne zannetmek, onu besleyici bir kaynak zannetmek şeklinde yürür işler. D.J.’da ise silahla yürür ve daha tanıdıktır. İkisinin de karşı konulmaz bir yanı vardır, ama Casanova anneye duyulan ilkel bağımlılığa hitap ederken, diğeri yani D.J. kadınlardaki mazoşizme hitap eder.

 

- Günümüz playboyları da D.J. dan ilham alıyorlar mı?
Elbette … Bir kere zenginlik D.J. için çok önemli. Bir yanıyla hem imkânların sınırsızlığını, çeşitliliğini temsil etmesi lazım; bir yanıyla da bu imkânların son kertede sahte görüntüler olduğunu, yetmediğini, sığ olduğunu sezdirmesi lazım. Bu anlamda bugünkü playboy yapılanması buna çok benziyor. Yoksul bir D.J. düşünmek zor, o yüzden D.J.’ın yanında hep yoksul bir uşak bulunur. Çünkü dünya malının boş olduğunu söylemeniz için o malın sahibi olmanız gerekir. D.J.’ın asıl göstermeye çalıştığı şey baştan çıkarmanın dışsal engelleri değildir. Baştan çıkarma faaliyeti herhangi bir engelle karşılaşmadığı zaman ne yaşanıyor; D.J. aracılığıyla onu görürüz. Yani, şampanya ikram ediyorsunuz ama paranız yok, D.J.’ı iyi anlatmaz. Şampanyayı ikram etiğinizde ne oluyor, soru oradan başlar. O bakımdan Faust’ta da şeytan her şeyi vaad eder. “Her şeyi isterdim ama”yı bırakır ve “Tamam, tasavvur ettiğin her şey var, bakalım şimdi ne yapıyorsun”a gelir.

 

- Günümüz insanı da bunu kendine sorabilir: Her şeyim var, bakalım şimdi ne yapıyorum?
Öyle bir beddua vardır: Umarım dileklerin gerçekleşir, der…

 

- Kadın ya da erkek, insanın mutlu olma ihtimali var mı?
Var; uğraşmaktan, mutlu olmayı kafaya takmaktan geçiyor. Bunun için de öğrenilmesi gerekli şeylerden biri alçak gönüllük ve sınır tanıma duygusu…Üstelik ben romantik D.J.’ı daha tehlikeli buluyorum. 18. yüzyılın klasik D.J.’ının kadınlardan istediği keyiften ibarettir. Romantik D.J. kadınların bir de ruhlarına nüfus ettiğini zanneder ve öyle bir vaatle yaklaşır. Bence asıl tehlike orada başlıyor; ruhlar üzerinden pazarlık etmeye başladığımızda …

 

- Romantizm hala kadınların takıntısı, ama erkeklerin hiç böyle bir derdi yok?
Erkekler ideoloji tarafından manipüle edilmeye daha yatkındır, kadınlar ise hayatın aslında katlanılmaz olduğu bilincine daha yakındır. Hayata katlanmak için büyülü nesnelere ihtiyacımız vardır ve romantizm dediğimiz de o büyülü nesnelerdir. Erkekler büyülü nesneleri sahici zanneder, o yüzden de ideoloji tarafından kolay manipüle edilirler. “Bayrağı bayrak yapan üstündeki kandır” derler mesela, kadınlar için ise bu ancak bir romantizmdir. Fakat kadınlar iktidara yaklaştıkça, romantizmin erimesinden erkekler mi sorumlu kadınlar mı, onu bilmiyorum açıkçası. Romantizmin bir yanılsama olduğunun farkında olduğunuz sürece çok hoştur. Problem, romantizmi sahici zannetmeye başladığınızda ortaya çıkar.

 

AŞK, ÖNCE KENDİNİ BAŞTAN ÇIKARTMAKTIR!

- O zaman sahici aşk da yok?
Aşkın içinde her zaman süsleme, büyülenme, kendini kışkırtma, kendini görmek isteme, teslim olmaya kendini ikna etme, şimdi ayaklarım yerden kesilecek deyip, ondan sonra ayakların yerden kesilmesi durumu vardır.

 

- Kendi kendimize pekâlâ mutlu olabiliriz öyleyse, karşı cinse gerek yok?
Söylediğinize kısmen katılıyorum. Kendi kendimize mutlu olamayız belki ama kendi kendimizi mutlu edemiyorsak, başkasıyla da mutlu olamayız. Örneğin araştırmalara göre, mastürbasyon yapmayan kadınların orgazma ulaşma şansları çok daha azdır. Fakat bu demek değil ki, sevişmedeki orgazm ile mastürbasyondaki orgazm aynıdır. Kendi kendinizi mutlu edebiliyorsanız, o zaman başkasıyla birlikte mutlu olmanın önü çok açılıyor.

 

- Ömrünün sonuna kadar aynı adamla- kadınla yaşamak fikri çok da tahrik edici gelmiyor insana…
Yaşla çok ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayatın bir evresi için, D.J.’ın açtığı yolda yürümemek ancak korkunun bir ifadesi olabilir, ki korkunun da ecele bir faydası yok. Çünkü karşı cins sayesinde kendimizi tanıyoruz. Sonuçta, o süreçten geçmemiş insan da, o süreçte kalmış insan da değişik bakımlardan sakatlanır. Zamanında D.J. sürecinden geçmek ve sonra da irfana geri dönmek gerekiyor.


www.aralik.net
Aralık Derneği Tel: 0212 258 69 65

 

DON JUAN’IN HİKAYESİ

Don Juan karakteri ilk kez, sahne adı olarak Tirso de Molino’yu kullanan İspanyol bir keşiş tarafından kurgulandı. Yazarın eseri 1616 yılında yazmaya başladığı biliniyor. Ancak o kadar youğun eleştiriler almış, kilise ile başı öyle derde girmiş ki, oyun ancak 1630’da sahnelenebilmiş. Sahnelenir sahnelenmez bütün Avrupa’da yankı uyandırıyor. O kadar ki, daha 17. yüzyıl sona ermeden Moliere bir Don Juan yazıp sahneye koyuyor; Thomas Shadwell Libertine adı altında İngiltere’de bir uyarlamasını yapıyor. (Libertine daha yeni filme alındı.)

Ama Don Juan efsanesinin bugüne ulaşmasında asıl kritik olan dönem, 18. yüzyılın ikinci yarısı… Bir yandan Fransız Devrim’ini hazırlayan duygu dünyası, diğer yandan kişisel bir özgürlük ifadesi olarak Don Juan’ın temsil ettiği varoluş biçimine yöneliyor. Burada kritik isimlerden biri Casanova…

Casanova’nın yakın arkadaşı Lorenzo Da Ponte, Mozart için Don Giovanni operasının librettosunu yazarak hikayeye bugüne ulaşacak biçimini kazandırıyor. Aynı yıllarda Goethe’nin de Mozart’ın operasından ötürü konuyla ilgilendiğini biliyoruz; Almanya’dan başka bazı yazarlar da, Don Juan efsanesini, bir başka haddini bilmezlik örneği olarak Faust’la ilişkilendiriyorlar.

Aynı yıllarda İngiltere’de Lord Byron Don Juan’a daha romantik bir nitelik kazandırıyor; bir yandan mutsuzluğu ve bezginliği derinleşirken, diğer yandan kadın düşmanlığını anımsatan yönleri daha bir ön plana çıkıyor. 19. yüzyıla damgasını vuran, daha çok Lord Byron’un Don Juan’ı…

20. yüzyılın en ayırt edici niteliği ise kadınların Don Juan hikayesindeki rolünün farklılaşmaya başlaması; bir av ya da kurban olmaktan çıkıp Don Juan’ın neredeyse bir rakibi haline gelmeleri… Bu gelişmenin ilk işaretlerini G. B. Shaw’un yüzyıl başındaki Man and Superman oynunda görebiliriz. Ama herhalde doruk noktası, Roger Vadim’in 1970’lerde çektiği ve Brigitte Bardot’nun beyazperdedeki son rolü: Don Juan Kadın Olsaydı…

 

Hülya YILDIRIM
hulya@anneoluncaanladim.com


Fotoğraflar: Süreyya Dernek

Copyright 2007-2017 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.